Ben Kimim

Anlamı Anlamlansızlaştırmak

İnsanların genelde yanlış kıstaslar kullandıkları; iktidar, başarı ve zenginlik için çabalayıp bunlara sahip olanlara hayranlık duyarken yaşamın gerçek değerlerini küçük gördükleri izlenimine kapılmaktan kendimizi alamayız. Ama böylesi genel yargılarda bulunurken insan dünyasının ve onun ruhsal yaşamının renkliliğini unutma tehlikesine düşeriz. Büyüklükleri kitlenin hedef ve ideallerine tümüyle yabancı özellik ve işlerden kaynaklandığı halde çağdaşlarının takdirini kazanmış kimi insanlar vardır. Bu büyük insanları takdir edenlerin yalnızca bir azınlık oluşturduğuna, çoğunluğun bunların farkında bile olmadığına inanma eğilimine kolayca kapılırız. Ancak bu, insanların düşünceleriyle eylemleri arasındaki uyuşmazlıklar ve arzularının çeşitliliği yüzünden, o kadar da basit olmasa gerek.*

 Çabucak inanma arzularımızın şekillendirdiği yapılarımızın toplumsal alanlardaki yansımalarını düşünmeden hareket ederek yaptığımız olay ve olgularda da görmüyor muyuz? Bugün yaşadığımız sıradan hayatların sıradan günlerinde sıradan olayların olmadığı zamanlarda neden aynı tepkiyi gösteriyoruz? Var olduğunu bildiğimiz her şeye neden aynı ruhsal tepkileri veriyoruz? Çünkü esiri olduğumuz kendimiz ve kendilerimiz bizi demirlerin arkasında tutsak ederken ses çıkaramıyoruz. Sessiz ve sedasız bir şekilde nefes alırken, yürürken, herhangi bir şey yaparken bile etrafımızdaki insanlarla aynı olmaya başladık.

Benzerlik dediğimiz bu şey aslında bir bela mı? Benzerlik, Batı kültüründe XVI. yüzyılın sonuna kadar yapıcı bir rol oynamıştır. Metinlerin çözümlenme ve yorumlanmalarına büyük ölçüde o egemen olmuştur; simgeler oyununu düzene sokan, görünen ve görünmeyen şeylerin bilgisine izin veren, onları temsil etme sanatına rehberlik eden o olmuştur. Dünya kendi üzerine dolanmaktaydı: yeryüzü gökyüzünü tekrarlamakta, çehreler yıldızlarda yansımakta ve bitki insana yarayan sırlarını saplarında geliştirmekteydi. Resim mekânı taklit etmekteydi. Ve temsil –ister şenlik, ister bilgi okun- kendini tekrar olarak sunmaktaydı: hayatın tiyatrosu veya dünyanın aynası; her dil onun kendini haber verme biçimine bu başlığı koyuyor ve onun konuşma hakkını böyle formüle ediyordu.** Formüle edilmiş bu durum okunurken aslında sıradan duruyor değil mi? Özgün olamadığımız bir yeryüzünde özgünlükleri de mi değiştirmeye başlıyoruz. Neden aynı oldu herkes neden zıt olmanın güzelliği varken benzer olmanın tutsaklığı içinde kaybolur olduk?

Genlerimiz de olan bu zıtlığı neden bu kadar değiştirme çabasında olduk ki. Toplumların kapsadıkları, benimsedikleri ile dışladıklarının zıtlığı içinde okumak mümkündür. Yani evet dedikleri kadar, hayır dediklerinin de doğrultusunda. Her toplum kendini belli kodlara göre şifreler; bu kodların o toplumun kendini algılaması içindeki anlam ve yerlerini ortaya çıkartmadan, ilgilenilen toplumun şifresini çözmek mümkün değildir.*** Şifrelerimizdeki evet olgusunu kırmamız gerek mi? Hepimiz aslında olay ve olguları bugünün zararında tüme evetliyoruz ve yok oluyoruz.

Bütün bunların da yanında hiçbir zaman korkularımızın üzerine gidip hiçbir zaman aksi yolda yürümedik veyahut yolun ortasında yürümedik. Yolda giden araçları mı yola tutsak ediyorlar yoksa daracık kaldırımda yürüyen insanı mı? İnsanın yaptığının insana tahakkümü…****

Düşüncelerimizin, fikirlerimizin, zevklerimizin, deneyimlerimizin doğrulanmasına ihtiyaç duymadığımız ve birbirlerimizi oynamak için yarışmadığımız anlarda zihinlerimizde sarhoş olalım.

____________________________________________________________________________________________________________________

* Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, (Çev: Haluk Barışcan), Metis Yayıncılık, İstanbul, 2000, s.25

** Michel Faucault, Deliliğin Tarihi, (Çev:Mehmet Ali Kılıçbay), İmge Kitapevi,  Ankara, 1992, s.7

*** Michel Faucaut, Kelimeler ve Şeyler, (Çev: Mehmet Ali Kılıçbay),  İmge Kitapevi, Ankara, 2001, s.43

**** Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s.177

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir